15 Nisan 2017 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN HALK SAĞLIĞI (BİLİMİ) SORUNU İNKÂRCILIKTIR

TÜRKİYE’NİN HALK SAĞLIĞI (BİLİMİ) SORUNU İNKÂRCILIKTIR
Bu yazı yayımlandığında “Halk Sağlığının Son 40 Yılı ve Geleceği” konulu 9. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi, 3-6 Kasım 2004 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Kongre Merkezi Sıhhiye/Ankara adresinde, araştırma görevlileri ve genel uygulayıcı hekimlerin yaklaşık maaşlarının onda biri (80 milyon TL); uzman ve öğretim görevlisi düzeyindekilerin maaşlarının yaklaşık beşte biri (160 milyon) katılımcı ücretleriyle yapılmış olacak (1). Düşünüldüğünde katılımcılar için açılış kokteyli, öğle, akşam ve gala yemeğini, kahve molalarını, kongre çanta ve kitabını vb kapsayan kongre katılım ücret çok ucuzdur. Otel ücretleri  ve sabah kahvaltıları ile gidiş geliş yol ücretleri hariç!
Kanımca, sorun kişisel veya bilim dalına özgü değil; yapısaldır ama, sorunun ne olduğu üzerinde tartışmayışımızın kaynağı tamamen bizleriz. Bizler (halk sağlığı bilim ile ilgilenen herkes ama özellikle halk sağlığı anabilim dallarındaki ve uzmanlık derneğindeki çoğu karar verici ve çoğu üç büyük şehirde olan ve sayıları 100’ü geçmeyen halk sağlığı akademisyenleri), soylu ve onurlu bir yerde, akademik yükseklerde sağaltıcı ve koruyucu sağlık hizmetlerini ve sağlık politikalarını eleştirirken kendimizi eleştirmiyor; eleştirenleri göremiyor, duyamıyor ya da sistemin (akademinin) dışına atıyoruz. Bu körlük ve sağırlık bizleri kendi sorunlarımız demek olan ülke halk sağlığı sorunlarını inkâra götürüyor. Başını kuma daldıran deve kuşları gibiyiz.
Bu cümleleri kurduran neden, öğrenciliğimden beri ilgili olduğum halk sağlığı bilimi ve uzmanlığındaki çoğu taşrada geçen yaklaşık 30 yıllık öğrenme ve uygulama deneyimlerimdir. Akademisyenliğin alt basamaklarında (öğretim görevlisi) yaptığım son beş yıllık gözlemlerim de bu deneyimin tuzu biberi olmuştur.
Nedenin nedenini bularak sorunlarımızın temel nedenlerini bulabilecek donanımdayız, ama nedense bunu gerçekleştirecek ortak akıl ve bilinç oluşamıyor. Çünkü kendimiz ve yaptığımız bilimi sorgulayacak geleneklerimiz ve cesaretimiz yok. Halk sağlığı bilim topluluğumuzun Türkiye bilimci sürüsü içinde bir grup kara koyundan farkı yok. Oysa, topluluğumuz eleştiriyi ve öz eleştiriyi en iyi yapacak durumda, çıkarlar üstü konumdadır. Çıkarlarımızı daha mesleğin başında başımızdan kovmuş; zengin olmanın perdelemelerini ve çıkarcılığını geri çevirmişiz.
20 yıl sonra meslek yaşamımın sonlarına doğru döndüğüm halk sağlığı bilim topluluğunun geldiği düşünme yoksunluğu beni çok düşündürüyor. ABD’deki uzmanın ne düşündüğü benim için çok daha açık ama, bırakın 81 ildekileri ve 53’ü devlet toplam 76 üniversitemizdeki 47 (1999) tıp fakültesinde konuşlanmış 34 halk sağlığı anabilim dalındakileri; kapı komşunuz akademisyenin ülke ve halk sağlığı biliminin sorunları konusunda ne düşündüğünü ve ne yazdığını bilemiyorsunuz. Düşüncesini belli edecek hiçbir yazılı sözlü tartışmasına şahit olmamışsınız. Yaptığı Türkçe ve yabancı yayınların hangisi olduğunu bilmiyorsunuz ve bilseniz de çoğu ne sizin ve ne de karar vericiler ve halkımız için ulaşılabilir. Aramızdakilerin çoğunun basit bir mekanik öğütücüden farkı yok: Üstten kaba bilim koyuyorsunuz alttan inceltilmiş olarak size bilimsel araştırma çıkarıyor. Bir ileri aşamada buldukları ve okuduklarıyla kimi zaman bir miktar çözümleme yapıyor, ama sentez, birleştirme yapıp kullanılır bilgi haline getirmiyor, halklaştırılmış yazı yazmıyor. Kendince görevini yaptığına inanıyor. Ayrıca sistemin emrettiği gibi kendisinden istenilen akademik yükseltilmesinde gerekli puanı da toplamış oluyor. Kısaca ekonomik olarak iyileşmek demek olan akademik olarak yükselmek ve araştırma yapmak için araştırma yapıyor.
Üniversitemizin, çoğu profesörlerden oluşmuş kurullarınca kabul edilen yeni atama ve yükseltme ölçütlerine göre doçent olacaklar için yılda 0,6 puan, profesörlüğe yükselecekler içinse yılda 0,8 puanlık (yardımcı doçentlerde en az bir adet olmak üzere) yurtdışı yayın koşulu ve akademik zamanının  büyük ölçüde araştırma çalışmalarına ayırmayı gerektirecek, doçent ve profesör olmak için gerekli toplam akademik puanın yarısına yakın puanı (% 42-45)  son 3-5 yıl içinde yapması koşulu (akla yatkın 2-3 yıllık bir geçiş süresi olmadan) getirildi. Bütün tıp fakültelerinin bu rüzgardan etkilendiği bu durum: Kendilerine uygulanma şansı olmayan kriterleri kendinden sonra gelen ve karar aygıtlarında ağırlıklı olarak temsil edilemeyen grup ve kuşaklara uygulamak ne kadar dürüstlüktür? Aynı zamanda jürilerimizi oluşturacak bu durumun onaylayıcılarına ne kadar saygı duymalıyız?  Eğitim araştırma ve sağlık bölgeleri ellerinden alınan bizler, sadece araştırma değil eğitim alt yapısı olmayınca sağlık ocaklarına yolladıkları internlerin denetimlerine kendi özel arabaları ve benzin paraları ile gideriz. Ayranı yok içmeye özel arabasıyla gider eğitim yapmaya misali (2).
1998 verilerine göre tıp fakültelerine alınan öğrenci sayısı 4569 olduğuna göre ortalama bir halk sağlığı akademisyenine altı yıllık tıp eğitimi süresince ortalama 274 tıp öğrencisi düşmektedir (3). Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da bu sayı daha da artsa gerektir.  Yurtdışı yayın, kapsamlı bir araştırma demektir ve ne kadar araştırma fonlarıyla desteklense de öncelikle araştırmacının rutin görevlerini hafifletecek bir kadrolaşmayı ve ekibi gerektirir. Ayrıca günümüz özellikle taşra üniversitelerinde bu koşulu, çocuksuz, genç, araştırma görevlilerini araştırmasında çalıştırabilen; iyi derecede İngilizce bilenlerle karı koca akademisyen veya arkadaş akademisyen dayanışması yapan ve özellikle toplumsal katkı çalışmalarından profesör oluncaya kadar neredeyse kopmayı görev ve sorumluluk anlayışına sindirebilen yardımcı doçent ve doçentler yerine getirebilir. Bu koşullar bütün bilim dalları için eşit uygulanıyor olmaları nedeniyle demokratik ve eşitlikçi, adaletli görülse de yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı bilim dalları içerisinde en az halk sağlığında sağlanabilir. “Kendisi muhtaç Himmet Dede başkasına himmet ede” özdeyişi sanki halk sağlıkçıları için söylenmiştir. Bunda 12 Mart ve 12 Eylül kıyımlarının ve kimi halk sağlıkçısı hocalarımızın kraldan çok kralcı olmalarının rolü hiç yabana atılmamalıdır. Bu hep böyle olmuş ve olagelmektedir. Artan üniversitelere rağmen halk sağlığı kadroları biraz da bu nedenlerle bir türlü büyüyememiştir. Kongrede bildiri halinde sunulması beklenen bir çalışmanın özetinden çıkarsadığımıza göre Mayıs 2004 itibarıyla Türkiye’deki halk sağlığı uzmanlarının (TUS girişli) 440; doktoralıların (tüm mesleklerden) 132; yüksek lisanslıların 162 kişi, toplam halk sağlığı meslek insanının 1015 civarında olduğu ortaya çıkarmıştır (4). bunun ise yaklaşık 100 adedinin tıp fakültesi halk sağlığı anabilim dallarında hoca düzeyinde akademisyen (prof., doç., Yrd. Doç., ve öğretim görevlisi) olduğunu; akademisyenlerin büyük çoğunluğunun yarısı emeklilik yaşına yaklaşmış profesörlerden oluştuğunu ve büyük çoğunluğunun ülkemizin batısındaki ve Ankara’daki üniversitelerde olduğunu tahmin ediyoruz (5). Görünürde bir klinik hekimlik anabilim dalındaki akademisyenlerle eşit haklarımız vardır, ama sonuçta atı alan dışımızdaki klinik dallardır. Buna negatif ayırımcılık denmektedir ve durum Anatole France’a atfedilen sosyal demokrasi tanımındaki gibidir: “Sosyal demokrasi bir zengin ile köprü altı çocuğunun banka kurma eşitliğidir”. Yaklaşık 90 000 (2001) hekimin % 46,3’ü uzmandır. Yukarıdaki halk sağlığı uzman sayısından giderek uzman sayımızın % 1’ü halk sağlığı uzmanıdır (6). Bu yüzdenin en az % 4 mertebesinde olması beklenir. Tüm doktoralıları ve yüksek lisanslıları da işin içine katarsak A.B.D.’de yaklaşık 5000 kişiye bir halk sağlığı uzmanı düşerken ülkemizde bu sayı son araştırmaya göre 66 842 kişiye bir halk sağlıkçıdır (7, 8). Ülkemizde TUS kökenli halk sağlığı uzmanı başına düşen nüfus ise 154 192 kişidir.
İyi ama bunun böyle olmasının ne zararı var; her yardımcı doçentin doçentliğe, her doçentin de profesörlüğe yükselmesi gerekmez; akademik kadrolaşma bir piramit gibi olmalıdır; diyebilirsiniz. Bu yönüyle, yani yardımcı doçent ve doçentler içinde akademik yükseltilmenin ileri basmaklarına yükselmeyi hedeflemeyen akademisyenlerin var olması koşuluyla haklı da sayılırsınız. O zaman aramızda böyle seçimleri olan bazı yardımcı doçent ve doçentlerle  kimi profesörlerin (hatta kimi öğretim görevlilerinin) toplumsal katkılarıyla halk sağlığında bu yazı benzeri tartışmaları yapabilir, bilim dalı ‘Bir Ters Bir Düz Bültenleri’ çıkarabilir; yabancı dergileri değil de kendi bilim dergilerimizi yaşatabilir; halk sağlığı anabilim dalımızda ve bilim topluluğumuzda, “2 Editörü ve en az beş değişik üniversitenin öğretim üyelerinden oluşmuş danışmanlar grubu olan, bilimsel/sanatsal özgün araştırma makaleleri yayımlayan, yılda en az iki kez yayımlanan ve son beş yılda düzenli olarak basılıp dağıtımı yapılmış, üniversite kütüphanelerinde erişilebilir olan “Hakemli” dergi[1]leri   oluşturabilir, yaşatabiliriz. Halk ve hekim eğitimi amaçlı konferanslar vermek için yurdu bir baştan bir başa dolaşabilir; araştırma görevlilerimizi, öğretim görevlilerimizi ve doçentlerimizi eğitebilir; sağlık politikalarını yapanları ve baskı gruplarını ulusal ve uluslararası sağlık sorunları hakkında bilgilendirebilir; baskı grubu oluşturabilir, meslek örgütümüzün halk sağlığı ile ilgili kollarını ve uzmanlık derneğimizi bir sivil toplum örgütü olarak işlevli kılabiliriz. Öğretim görevlilerimiz yardımcı doçentlerimize, yardımcı doçentlerimiz doçentlerimize, yardımcı profesörlerimiz olan doçentlerimiz de profesörlerimize yardım edebiliriz. En önemlisi ülkemizin en önemli halk sağlığı sorununun inkârcılık olduğunu yüksek sesle haykırabilir, yazabilir ve tartışabiliriz.
Durum hiçte böyle gözükmüyor. Kongrenin kitapçığına ulaşmak için ayrıca bir seçenek yaratılmamış, ama ikinci kez bu kongrede ulaşılabilirlik adına önemli bir kolaylık başarılarak kongreye kabul edilen bildirilere elektronik ortamda ulaşılabilmenin koşulu yaratılmış. Kongrenin www.halksaglıgı.org ve http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?syf=4&siras=id&bkelime= adreslerine girin bakalım; halk sağlığı akademisyenlerimizin ya da akademisyen adaylarının kongreye kabul edilen 462 adet sözlü ve poster araştırması ve panel konusundan birkaçı hariç (4, 9, 10, 11, 12, 13, 14) kaç tanesinin ilgi alanları inkârcılık ve 40 yıllık yalnızlığımızın sorunlarını ve çözümlerini kapsıyor? Şimdi herkesin bir tek derdi var, nasıl olursa olsun yayın yapmak, daha fazla yayın yapmak, akademik yükselmek (Yeni personel yasası da yayın faaliyetine dayalı yükselmeyi hedefliyor), yabancı yayın yapmak daha da yükselmek. Sonra? Yabancı dilde uzmanlık ve bilim dergisi yaratmak ve savunmak! Yani: 40 yılında, Türkiye Halk sağlığı topluluğunun “Kim için, kimle ve nasıl halk sağlığı?” sorularına yanıtlarının olmadığını inkâr etmek.
Üniversitelerimizde halk sağlığı bilimi eğitim ve araştırma alt yapısı demek olan eğitim ve araştırma sağlık bölgelerimiz olmadan; köy ölümleri, ölümlerin nedenleri, en çok görülen hastalık nedeni gibi bilgilerimiz olmadan ve ve bu ülkede taşlar bağlı, köpekler salınmışken; bu ve benzeri yabancı yayını ve İngilizce dil bilgisini olmazsa olmazlaştıran, baraj ölçüt haline getirerek halk sağlığında araçlardan birisini tek amaç yapan yükseltme kriterleri halk sağlığında sürdürülebilir değildir; bu ülkede yapılan halk sağlığı bilimi ve uygulamalarına ve halkımızın sağlığına zararlıdır ve de ülkemizin kapıldığı makro politikalar gerçeğinde eğitimde ve yükseltilmede fırsat eşitliği açısından halk sağlığı anabilim dallarının büyümesinin aleyhine konmuş engellerdir. Bunu bir yere yazın, beş yıl-on yıl sonra doğuştan beklenen yaşam süremiz yeterse tartışalım.
Umur Gürsoy

NOT: Akıbetini yitirdiğim bu yazıyı 02.08.2005 tarihinde yayın organına (yolladım mı yollamadım mı; yayıncıda mı kayboldu, bilmiyorum. Yazıyı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı A.D. Öğretim Görevlisi diye imzalamışım ve Türk Tabipleri Birliği'nin Toplum ve Hekim Dergisine yolladığım (yollayacağım) yazılar klasöründe ve 15.04.2017 tarihinde yazdığım bir yazıda kullanmak için "1999 yılında halk sağlığı ana bilim dalı sayısını" aradığımda buldum. Sayılar güncel değil, ama bu gün de güncel. Ocak 2005'de üniversiteden istifa ederek bahçeme çekilmiştim. Yazıyı saklamak (arşivlemek ve kullanıma sokmak için  bu gün yayınlıyorum.

Yararlanılan Kaynaklar
1.                   IX. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi Son Duyuru, www.halksagligi.org adresine 02. 11.2004 tarihli ziyaret.
2.                   Akdeniz Üniversitesi Akademik Atama ve Yükseltme Kriterleri, http://www.akdeniz.edu.tr/ adresine 02. 11. 2004 tarihli ziyaret.
3.                   Türk Tabipleri Birliği (2000), “Türkiye Sağlık İstatistikleri 2000”, Ankara.
4.                   E.Eser, P.Erbay Dündar, “Türkiye Halk Sağlığı Uzmanları Envanteri (Ara Sonuçlar)”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=407 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
5.                   Gürsoy, U. (2003), “Halk Sağlığında Geçerli Ulusal Bilim Dergisi Nasıl Olmalıdır ve Böyle Bir Derginin Sorunları Nelerdir?”, Toplum ve Hekim, 18(6):463-70.
6.                   T.C. Sağlık Bakanlığı (2003), “Sağlık İstatistikleri-2002”, Yayın No: 653, Ankara.
7.                   Devlet İstatistik Enstitüsü (2004), http://www.die.gov.tr/konularr/nufusSayimi.htm adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
8.                   Gürsoy, U. (2004), “Kanser Savaşı ve Ulusal Ölçekteki Sorunları”, Bilim ve Gelecek Dergisi, Ağustos 2004, 1(6):35-41.
9.                   Pala, K., “Meslek Hastalıkları Neredeye Gidiyor”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=196 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
10.               F N Ayoğlu, S Kıran, F Dursun, Z Şahin, “Zonguldak Havzası Maden Şehitleri Anıtı Anlatıyor: Biz Kaç Yaşında Öldük?”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=206 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
11.               K Tırpan, A Ünsal, T Adapınar, “Eskişehir Kanser Kayıt Merkezi Açılması Öncesi ve Sonrasında Kanser Kayıtlarının Karşılaştırılması”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=265 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
12.               MG Polat, G Karaca, “Gençlerin Fiziksel Aktivite Alışkanlığını Engelleyen Faktörlerin İncelenmesi”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=349 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
13.               E Osman, R Çetin Seçkin, “Bursa İli Nilüfer İlçesinde Ölüm Nedenleri”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=380 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.
14.               B Kılıç, G Aksakoğlu, “Eğitim Araştırma ve Sağlık Bölgelerinin 40 Yılı (1964-2004)”, http://www.halksagligi.org/bildiriler.php?id=385 adresine 02.11.2004 tarihli ziyaret.



[1] Akdeniz Üniversitesi Senatosu’nun 16 Ekim 2002 ve 8 sayılı toplantısında değiştirilerek kabul ettiği akademik yükseltme kriterlerindeki hakemli dergi tanımıdır.

16 Şubat 2017 Perşembe

NÜKLEER FELAKETLERLE YAŞAMAK ZORUNDA DEĞİLİZ
Umur Gürsoy
“Gerçeğin bir parçasını söylerken büyük bir parçasını gizlemek, yalan söyleyip onu çarpıtmaktır
Zülfü Livaneli
“Boynun neden eğri?” diye sorulunca devenin verdiği yanıt nükleer enerji için de geçerlidir: “Nükleer enerjinin neresi doğrudur ki?”. Bu yüzden gün geçmiyor ki nükleer enerji ve nükleer santrallarla ilgili yeni bir olumsuzluk, yanlışlık, yalan ve başarısızlık haberi gelmesin.
Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) 1987 yılındaki tahmini doğru çıktı ve Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yapay (doğal olmayan) afeti ve sanayi kazası olan Çernobil Nükleer Santralı Kazasından (26 Nisan 1986) yaklaşık 25 yıl sonra (11 Mart 2011) bu kez iki doğal afetin neden olduğu ve en büyük ikinci yapay afet olan Fukushima Nükleer Santralları Kazaları yaşandı. Her ne kadar aralarında Valery Legasov gibi sorumluluk sahibi insanlar varsa da gerek ulusal hükümetler gerekse Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi uluslararası ve Japonya ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumları vb. gibi ulusal kurumlar her iki felakette de gerçeğin büyük parçasını sakladılar; saklamaya devam ediyorlar. Eski Sovyetler Birliği’nin IAEA delegasyonunun başkanı Valery Legasov, 1986’da yaptığı konuşmada “Bugün, sadece bilim insanlarının değil; kendini bilen her bireyin en acil ve asil görevi, nükleer deliliği önlemektir”, demişti. Valery Legasov, Çernobil kazasının sonuçları artık kendisinin baş edebileceğinden de çok olunca; 1988’de kendi canına kıymıştır (1).
Nükleer mühendislik bilim insanı Prof. Dr. Tolga Yarman’ın son çıkarımlarına göre dünya üzerindeki nükleer risk eskiye oranla 100 kat artmıştır (1). Yarman, bunu güzel bir risk algılatma örneği ile şöyle anlatmaktadır: Bu, her yüz aslandan en az birinin, yuvarlak otuz yıllık bir sirk hayatı boyunca, sahibini yiyebileceği, bunun ötesinde, demir güvenlik kafesini kırıp, seyircileri de telef edebileceği gibi, dehşetengiz bir manzara getirmektedir, karşımıza!..”
Yeni İnsan Yayınevi, yayınladığı “Nükleer Felaketlerle Yaşamak” isimli yeni kitabıyla özellikle Çernobil ve Fukushima Nükleer santral kazaları ve sonrasında yapılan bilgi ve kanıtların üzerindeki karartmayı ve nükleer enerjinin karanlık yüzünü aydınlatmaya; ‘nükleer deliliği’ önleme çabasında Türkiye okurunu bilgilendirmeye devam ediyor:
Nükleer Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler Birliği (IPPNW) Avrupa bölümü başkanı ve psikiyatrist Dr. Angelika Claussen ile IPPNW Almanya Bölümü başkan yardımcısı ve çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Alex Rosen’in IPPNW için hazırladıkları “IPPNW Report Gesundheitliche Folgen der Atomkatastrohen von Fukushima und Tschernobyl 30 Jahre Leben mit Tschernobyl, 5 Jahre Leben mit Fukushima” (Çernobil  Nükleer Felaketinin 30. ve  Fukuşima Nükleer Felaketinin 5. Yılında Her İki Nükleer Felaketin Sağlık Sonuçları Raporu)nu “Nükleer Felaketlerle Yaşamak” adıyla dilimize Claussen’in eşi ve Radyoloji uzmanı Dr. Alper Öktem kazandırdı.
Kitap, Çernobil Felaketi yaşandığında Türkiye Atom Enerjisi Başkanı Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin Radyoaktivitenin ne olduğunu bilmeyen benim zavallı halkı” için değil; “Radyoaktivitenin ne olduğunu bilen” zavallı halk ve onu bilgilendirmesi gereken zavallı yöneticiler, zavallı hekim ve sağlıkçılarla toplumdaki her kesimden zavallı sağlık okuryazarları için yazılmış.
Kitabın sonlarında Fukushima Vilayetinde Fukushima Tıp Üniversitesi tarafından halkta tiroid bezi kanseri vakalarını başında itibaren gözlemek için yürütülen ve radyasyona maruz kalmış çocuklarla ilgili dünya çapındaki en kapsamlı araştırma olan “Fukushima Health Management Survey-Fukushima Sağlık Yönetimi Araştırması” bir kanser (çevre epidemiyolojisi) araştırmasının nasıl yapıldığı ile ilgili öyle önemli bilgiler ve dersler içeriyor ki; insan Türkiye’de toplumsal baskı nedeniyle Çernobil’in 18. Yılında başlatılıp 20. Yılında yayımlanan “Sağlık Bakanlığı Karadeniz Kanser Araştırmaları” ve benzer araştırmaların hüzünlü komedisini ve bu konudaki bilimsel yetersizliğimizi anımsamadan edemiyor.
Claussen ve Rosen’in kaleme aldığı “Nükleer Felaketlerle Yaşamak” kitabı bir daha göstermiştir ki: Nükleer enerji, sadece eski Sovyetler Birliği’nin tek parti rejimleriyle yönetilen ülkelerini değil, başta ABD, Fransa ve Japonya gibi batı demokrasisinin ve insan haklarının sözde yaşama geçirildiği nükleer santrala sahip batının kalkınmış ülkelerini zalimce ele geçirmiş; az sayıdaki sanayi ve enerji şirketlerinin insan haklarını hiçe sayan parasal çıkarları adına geniş halk kitlelerini yenilgiye uğratmıştır.
“Nükleer Felaketlerle Yaşamak” kitabı bize, aynı zamanda şu korkunç soruyu da sorduruyor: Japonya’da dahi radyasyonla ilgili akıl almaz yasaklar konuyorsa; eğer kendi nükleer santrallarını işletmeye başlarsa Türkiye, santralındaki kazasını kim bilir hangi yasaklarla yönetecek; bize, çocuklarımıza ve gelecek nesillere başta sağlık sorunları olmak üzere hangi toplumsal maliyetleri ödetecektir.
Enerji ve nükleer enerjinin toplumsal maliyetlerine ilgi duyanlar ve Çevre sağlığı meslekleri sahipleri geniş bir kaynakçası olan bu derleme kitabını kaçırmamalı.
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Yarman, T. Yazar’ın, Çevre Etki Değerlendirmesi Raporu’na Eleştirisi, Ekim 2013. içinde: Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması. 3. Basım. Okan Üniversitesi: İstanbul;2014:17-18 ve 246-255.
1. Çernobil Halk Mahkemesi. Çev. Umur Gürsoy. International Peace Bureau, Permanent People’s Tribunal, International Medical Commision on Chernobyl-ICCC. (Orijinal ismi) Chernobyl: Environmental, Health and Human Rights Implications. İstanbul: Yeni İnsan Yayınları, Nisan 2012.
2. Çevre Sağlığını İlgilendiren Meslekler. Çev. Umur Gürsoy. http://umurgursoyla.blogcu.com/cevre-sagligi-meslekleri/4242560.
Not: Aralık 2016 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.




SELÂLAR KİMİN İÇİN VERİLİYOR?

Umur Gürsoy
Ada değildir hiçbir insan, bütün değildir tek başına;
anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta;
bir parça toprağı alıp götürse deniz,
küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş,
dostlarının ya da senin toprağınmış gibi,
ölünce her insan, ben de küçülürüm,
çünkü insanoğlunun bir parçasıyım ben;
İşte bu yüzden hiç sorma çanlar kimin için çalıyor;
çanlar senin için çalıyor.
John Donne
(Çev. Umur Gürsoy)

Hemingway'in ünlü romanının adındaki “Çanlar kimin için çalıyor?” sorusunun İslam coğrafyasındaki karşılığı “Selâlar kimin için veriliyor?”dur. Halk arasında “Selâ veriliyor; Selâ okunuyor” şeklinde konuşulan veya “ Sela kimin için okundu?” şeklinde merak edilen selâ (salâ); çoğunluktaki Sünni (Hanefi) Müslümanlar için, ölüm haberini eşe dosta bildirme ilanından önce Hz. Muhammet’e övgü dolu bir dua ve selam metni olup kendine özgü hüzünlü ezgisiyle okunur.
Halk sağlığı bilimine göre en çok öldüren en çok sakat bırakan ve en çok hastalık yapan nedenler halk sağlığı sorunudur. Bu nedenle bir ülkenin sağlık durumunun izlenmesi, nüfus ve sağlık politikalarının ve sağlık hizmetleri ile igili düzenlemeler ve yeni girişimlerin yapılabilmesi için en önemli veriler ölüm ve doğum sayıları ve istatistikleridir. Ölüm ve doğum sayılarını ve ölüm nedenlerini yaş ve cins gruplarına göre tam ve iyi bilmeyen ülkelerin ne yurttaşlarının doğuştan beklenen yaşam süresi ve yaşam ümitleri sürelerini ne de diğer hastalık ve ölümlülük oranlarını doğru bilmesi ve ne de toplumun sağlığının iyiye/kötüye gidişini izlemesi olasıdır. Bunun sonucu yanlış ve hatalı sağlık ve nüfus politikalarının uygulamaya sokulmasıdır.
Hastalıkların ve ölümün en az üç nedeni vardır: Temel, ara ve son neden. Türkiye, daha önce sadece il ve ilçe merkezleri için yayınladığı ölüm istatistiklerini 2009 yılından itibaren iyileştirerek bütün yerleşim yerlerinden de (köy ve beldeler dahil) toplam ölüm ve ölüm nedenlerini nitelikli hale getirme çabasındadır. 2009 yılından başlayarak ölüm nedenleri, ölüm öncesi ikamet edilen il temelinde yaş grubu ve cinse göre toplanmaktadır. Halk sağlığı bilim topluluğunda yaptığım akademisyen görüşmelerine göre 2012’ye kadar ölüm istatistiklerinin sorunlu olduğu belirtiliyor. Sorunlar, ölümlerin nedenlerinin hekimler tarafından doğru tanımlanmaması (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması 10. Sürümüne-ICD10 uygun olmaması) ve ölüm bildirimi sistemi dışında tutulan ölümler yüzünden ölüm nedenlerinin temel, ara ve son nedenleri ve ölümlerin toplam sayısının doğruluğu ile ilgilidir. Bu nedenle Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK) sık sık istatistiklerinde düzeltme ve güncellemelere gereksinim duymaktadır. Örneğin 2014’den beri adli süreci kesinleşmiş ölümlerin de ölüm bildirim sistemine katılmasıyla 2014 yılında böyle bir güncelleme yapılmıştır (Demek ki daha önce bu ölümler toplam sayıya ve istatistiklerimize girmiyormuş).
TÜİK verilerine göre, 2015 yılında Türkiye’de toplam 392.429 ölüm olmuştur. Tarafımızdan yapılan hesaplamaya göre 2015 ölümlerinin %54,29’u erkeklerde, %45,69’u kadınlardadır. Erkek ölümleri kadınlarınkinden %8,6’lık ya da 33.772 adet daha fazladır. Erkek/Kadın ölüm nedenleri içerisinde farklılığı en büyük olan ölüm nedeni grupları: Solunum sistemi hastalıkları (Erkekler %16,78 daha fazla), İyi huylu ve kötü huylu tümörler (Erkeklerde % 29,5 daha fazla) ve Dışsal yaralanmalar ve zehirlenmelerdir (Erkekler %41,02 daha fazla) (1).

Kamuya açık TÜİK istatistiklerine göre 2015 İkamete göre ölüm nedenlerinin “Dışsal yaralanmalar ve zehirlenmeler” grubundaki 17.696 adet ölümün “cinayet ve saldırıya bağlı ölümler” alt grubundaki 970 ölümün ise 778’i (%80,21) erkek ölümüdür. “Cinayet ve saldırıya bağlı ölümler” alt grubunun cinse ve yaş grubuna göre dağılımı ve daha ayrıntılı alt ölüm nedeni başlıkları kamuya açık TÜİK istatistiklerinde yer almıyor. Terör saldırılarında ölen güvenlik güçleri, sivil ve T.C. nüfusuna kayıtlı terörist kayıpları bu sayının içinde gösterildiler mi; gösterildi iseler hangi ölüm nedeni içinde gösterildi; belli değildir (1)
28.03.2016 tarihli Anadolu Ajansı kökenli bir habere göre:  “7 Temmuz 2015-27 Mart 2016 tarihlerini kapsayan 265 gündeki terör saldırılarında 215’i asker, 133’ü polis, 7’si korucu olmak üzere 355 güvenlik görevlisi şehit edildi... arasında 11 çocuğun yanı sıra 11 Alman, 3 İsrailli, 2 İranlı ve 1 Filistinlinin bulunduğu 285 sivil yaşamını yitirirken... Terör saldırılarında, aralarında güvenlik güçleri, yabancı uyruklu kişiler ile Anadolu Ajansı  muhabirinin de bulunduğu  1.897 kişi yaralandı... 3.583 terörist ölü, 601 terörist yaralı olarak etkisiz hale getirildi” (2). Bu durumda teröristlerin çoğunun T.C. vatandaşı olacağını varsayarak; 2016 yılının cinayet ve saldırı nedenli ölüm sayılarında en az 3000-4000 civarında artış olması ve cinayet ve saldırı nedenli ölüm sayısının beş binli rakamlara yaklaşması gerekir. 2016 yılı sonunda TÜİK “Ölüm Nedeni İstatistikleri” yayınlandığında en az bu sayıları göremezsek, bu başlıktaki ölüm nedenleri istatistiklerimizin de çok hatalı, eksik veya üzeri karartılmış olduğu anlaşılır.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Her insan, bulaşıcı hastalıklar, kazalar, savaş, terör, doğal ve yapay afetler vb. korunulamayan dış çevresel etkenler sonucu yaşamını daha erken kaybetmezse kalıtsal özellikleri ile edindiği genetik olarak belirlenmiş biyolojik ömrünü yaşar.” (3). Ülkenin içinde bulunduğu refah durumu; sağlık, iç ve dış güvenlik ve hukuk durumu sayılan etkenlerin yurttaşlara olan zararlı etkilerini değiştirir. Örneğin ileri demokrasiye sahip; hukuk devletinin güçlü olduğu gelişmiş sanayileşmiş ülkelerinde doğuştan yaşam süresi 82 yılı bulmuşken örneğin: 2002 yılına kadar 25 yıldan fazla süredir iç savaşın hüküm sürdüğü,  UNİCEF’in “Dünya’da çocuk olunabilecek en kötü yer” olarak tanımladığı Angola’da doğuştan yaşam süresi 47 yıldı. İç savaş bittikten sonra bu süre 52'ye (2013) çıkmıştır (4, 5). Sovyetler Birliği-Afganistan, ABD-Afganistan savaşları; İran’ın 14 yaş üzeri üretken erkek nüfusunun büyük bir çoğunluğunu kaybettiği ifade edilen ve galibi olmayan 1980-88 İran-Irak savaşı, 1991 ve 2003’de Irak’la yapılan 1. ve 2. Körfez Savaşları; Yemen İç Savaşı, Afrika’daki iç savaşlar, bizim Güney Doğu Anadolu’daki 30 yılı aşkın süren adı konulmamış savaş ve son olarak Suriye iç savaşı: Emperyalistler ve kapitalistler dışında kazananı olmayan, ama kaybedenlerinin daima savaşın üzerinde gerçekleştiği coğrafyalarda yaşayan yoksul ve ezilenler olduğu savaşlardır.
Görünen o ki, selâlar, kuzeyli emperyalist ve kapitalist devletlerin enerji ve çıkar savaşları uğruna Türkiye ve çoğu İslam coğrafyasında yer alan güneyli mazlum halkların özellikle erkek çocukları için veriliyor. Oysa İslamiyet'e göre her ölüm, bir vaaz, bir ders, bir öğüttür; ama anlaşılan, kimse üzerine alınmıyor ve kimse cinayet, saldırı, savaş ve terör ölümlerinin önlenmesi için ne yap(ıl)ması gerektiği konusunda hem fikir değil.
Kaynakça:
  1. TÜİK. Ölüm Nedeni İstatistikleri, 2015. http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21526.
  2. 265 günlük bilanço: 5 bin 359 terörist öldürüldü. http://www.milliyet.com.tr/tsk-bilancoyu-acikladi-4-bin-432-gundem-2217174/
  3. WHO (1996). Control of Hereditary Disease. Geneva: Report of a WHO Scientific Group, Technecal Report Series, No:865.
  4. Gürsoy, U. (2004) “Enerjide Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları”, Türk Tabipleri Birliği Yayını, Ankara.

5.      WHO. Life Expectancy Data by Country. http://apps.who.int/gho/data/node.main.688?lang=en.


Not: Mart 2016 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.
TOKSOPLAZMA COĞRAFYASI: KEDİ KİM, FARE KİMLER?
Umur Gürsoy, Halk sağlığı uzmanı
National Geographic Türkiye’ dergisinin Ocak 2013 sayısındaki “Kedi Dedektifi” başlıklı o kısa ama çok önemli yazıyı unutmuştum.1 Türkiye’nin de içinde olduğu orta-doğu ve doğu coğrafyasındaki bitmeyen savaşlar; Türklerin ‘İslâmın Kılıcı’ sıfatını alacak kadar kendilerini asker millet olarak tanımlamaları ve son seçimde ortaya çıkan tabloyu beğenmeyen yöneticilerin açıklamalarından, MHP’nin hiçbir hükümet ortaklığı içinde olmayarak barışçı girişimleri zora sokan tutumları vb. ve sonra birden ve bu kez çok fena tırmanan PKK ve İŞİD terörü, beni bu esrarengiz konu ile tekrar ilgilenmeye yöneltti:
Acaba, bizim siyasetçilerimizin hangileri yaşadıkları ailevi ve çevresel ortamlar nedeniyle kedi ve farelerin bulunduğu ortamlarda yaşamıştı? Kedilerde ve bütün memelilerde yaşayan; kedi pisliğindeki yumurtalarıyla (kist) insana ve diğer hayvanlara bulaşan; fareleri ve diğer memelileri ara konak olarak kullanan, hastalığı uzun süre belirti vermeden veya çok hafif belirtiler vererek seyreden toksoplazma gondii parazitini toplumumuzun azımsanmayacak yüzdesinin bilmeden (gizlice) vücudunda taşıyor olması ile artan toplumsal huzursuzluk, iç savaşlar ve terör arasında bir ilişki var mıydı?
Zira, Çek asıllı kedi dedektifi ve evrim biyoloğu Jaroslav Flegr, toksoplazmanın kedilere fareler yoluyla geçtiğini, parazitin farenin beynini kontrol altına alarak kediye karşı cesur, tehlikeye ölümüne atılmaya açık hale getirdiğini keşfetmiş. Parazitin kendisine de geçtiğini 1990 yılında öğrenen Flerg, tokzoplazmanın kendi beynini de kontrol altına almış olabileceğinin düşünerek bunun böyle olup olmadığını araştırmış ve şüphelerinde haklı çıkmış. Çünkü daha önce yapmadığı, kendine uymayan, ancak yeni bir taşıyıcıya geçme ihtiyacındaki parazite uygun bazı tuhaf davranışları varmış. Örneğin: Trafikte cadde geçiyor ve fakat sürücüler korna çaldığında kenara çekilmiyormuş. Araştırmaları sonucunda kanında toksoplazma paraziti taşıyan kişilerin trafik kazalarına karışma oranının toksoplazma bulunmayanlara göre 2,6 kat fazla olduğunu bulmuş.2 Yazar, bu sonucun yani latent toksoplazma (belirtisiz, gizli, tipik hastalık belirtileri göstermeyen, genel tekniklerle izlenmesi zor) enfeksiyonu geçirenlerin tahmin edilemeyecek kadar çok sayıda halk sağlığı ve ekonomik sorunlara yol açacağını ifade ediyor. 
Dünya nüfusunun % 30-60’ının kanında bulunan bu parazit kırsal ve yoksul bölgelerde yaşayanlarda daha fazla görülüyor. Soğuk iklimlerde (örneğin İsveç’te % 5’den az) ve yüksek irtifada görülme sıklığı azalan tokzoplazma geçirenlerin Türkiye’deki oranı bilmiyoruz, ama gebe kadınlarda bu oranı: %17,3-78,0.3,4
Bağışıklık düzeni zayıflayan durumunlarda (örn: gebelikte düşük ve ölü doğumlara neden oluyor) ve AİDS gibi hastalıklarda tokzoplazma çok tehlikeli oluyor. İnsan ve fare beyinlerinin benzerlikleri göz önüne alındığında (aynı anatomiye sahipler ve aynı nörotransmiterleri kullanıyorlar), ortaya şu soru çıkıyor: Eğer toxoplasma, farelerin davranışlarını, temel içgüdülerini değiştirebiliyorsa, acaba bir insanda da benzer bir etkiler yapar mı?5
Kaliforniya Üniversitesi Ekolojik Analiz ve Sentez Ulusal Merkezi tarafından desteklenen İnsan Kültürel Çeşitlilik Çalışma Grubu'nda analiz kalıbı ve sürecinin bir parçası olan bir araştırmaya göre, her ne kadar Türkiye’de beklenden daha az nevrotiklik çıktı ise de kontrol grubuna göre toksoplazmalı grupta beş kat nevrotiklik bulunmuş.6 Araştırmacı Lafferty’e göre toksoplazma taşıyan insanlarda daha fazla olan ‘suçluluğa yatkınlık’a ek olarak; yapılan psikolojik testlerde: Paraziti taşıyan kadınların daha cana yakın, dışa dönük ve arkadaş canlısı; daha akıllı, kurallara bağlılık gösteren; saygılı, vicdanlı, akıllı, uygun, ahlakçı, ağırbaşlı; kuralcı, sıcakkanlı; başkalarına dikkatli, bağlı; nazik, uyumlu ve katılımcı oldukları görülmüş. Taşıyıcı erkeklerin ise daha kıskanç ve şüpheci, daha fazla içine dönük ve yeniliklerden ve belirsizliklerden kaçınan; tutucu, daha az akıllı ve daha tepkisel; sert, sadık; sabırlı, yavaş; tutumlu, duygusal reaktif; değişken, duygulardan çabuk etkilenen; duygusal olarak daha dengesiz  ve kolayca üzülen kişiler olarak bulunmuş.3,6 Makaleyi yorumlayan Dr. Çakan: Acaba … tokso mu erkeklerimizi başka erkekle konuştu diye karılarını öldürmeye dek götüren kıskançlığa sürüklüyor?” diye soruyor.3 Toksoplazma bu kadarla kalmıyor. Şizofreni, pipolar bozukluk (Manik Depresif Reaksiyon), çeşitli kaygı bozukları (enksiyete), alzheimer ile ilişkisi olduğu saptanan latent toksoplazma pozifliği ile ilgili trafik kazaları arasındaki ilişki Türkiye’de de çalışılmış.9, 7 Ayrıca böbrek yetmezliklerine ve kalp romatizmasına neden olduğunu bildiğimiz kızıl ve streptokok enfeksiyonlarını geçirenlerde obsesif kompulsif bozukluk (takıntı)  ve tik hastalıklarının da fazla görüldüğüne dair çalışmalar da var.8, 9

Örneğin başvuruda bulunarak askere alınmayı ve terörle mücadelede görev yapmayı isteyen çok sayıda yurttaşın”10 ve Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’da pek çok ili kan gölüne çeviren acımasız terör örgütü üyelerinin kanlarında toksoplazma gondii paraziti ve streptekok enfeksiyonu varlığı araştırılıp tedavi edilmeleri mi gerekiyor? Ya da ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarını kolesterol düzeylerinin dahi tartışma konusu olduğu bir dünya da bizler de bu sıcak toksoplazma coğrafyasında artık, parti liderleri ve milletvekili adaylarının ve silah taşıyan herkesin toksoplazma ve streptokok enfeksiyonu geçirmiş olmadıklarını kanıtlamalarını mı istemeliyiz? Sağlık ekoloji, çevre sağlığı ve savaş birbiri işte bu kadar yakın ilişkili anlayacağınız. Ve çözümü çok derinlerde olan sorunlar ve çözüm arayışları halkın sağlığını bu denli ilgilendiriyor.


Kaynakça:
1.       Kedi Dedektifi. National Geographic Türkiye. Ocak 2013:72.
2.       Flegr J.Havlícek J.Kodym P.Malý M., and Smahel Z. Increased risk of traffic accidents in subjects with latent toxoplasmosis: a retrospective case-control study. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC117239/. Erişim Tarihi: 07.09.2015.
3.       Dr. Nedim Çakan’dan “Delirten Parazitler”. http://timursumer.com/?p=4630. Erişim tarihi: 11.08.2015.
4.       Öcal M. http://www.guncelpediatri.com/makale_302/Toksoplazmozis-Derleme. Erişim Tarihi: 07.09.2015.

5.       Carl Zimmer C. The Return of the Puppet Masters. http://scienceblogs.com/loom/2006/01/17/the-return-of-the-puppet-maste/. Erişim Tarihi: 07.09.2015.

6.       Lafferty KD. Can the common brain parasite, Toxoplasma gondii, influence human culture? http://rspb.royalsocietypublishing.org/content/273/1602/2749.full.pdf+html. Erişim Tarihi: 07.09.2015.

7.       "Enfeksiyonlar Trafik Kazalarını Artırıyor". http://www.haberler.com/enfeksiyonlar-trafik-kazalarini-artiriyor-2653662-haberi/. Erişim Tarihi: 10.09.2015.
8. Ray PÇ ve ark.  Çocukluk Çağı Obsesif Kompulsif Bozukluğunda PANDAS  ve Hiper immunoglobulin D Sendromu Birlikteliği: Olgu Sunumu.  22. Ulusal Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Kongresi. 22-24 Nisan 2012:48
9. Ayşegül Yolga Tahiroğlu ve ark. Çocukluk Çağı Obsesif Kompulsif Bozukluğunda İmmün Etyoloji. 19. Ulusal Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kongresi. Antakya:14-18 Nisan 2009;48.
10. Genelkurmay: Vatandaşlar askere alınmak için başvuruyor. http://www.mynet.com/haber/guncel/genelkurmay-vatandaslar-askere-alinmak-icin-basvuruyor-1944003-1. Erişim Tarihi: 07.09.2015.

Not: Eylül 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.

26 Nisan 2016 Salı

ÇERNOBİL FELAKETİNİN YARI ÖMRÜ
         Stronsium 90 yağıyormuş
           ota, süte, ete,
           umuda, hürriyete,
           kapısını çaldığımız büyük hasrete.
                                        Nazım Hikmet
Umur Gürsoy
Halk Sağlığı Uzmanı
1972 yılında başlayan Türkiye’nin kendi topraklarına nükleer santral kurma macerası 45. Yılına girerken; 26 Nisan 2016 saat 01.30’de dünyanın başına gelen insan kaynaklı en büyük felaket olan Çernobil’in Nükleer Kazasının da 31. Sene-i devriyesine nail olduk. Kaza olduğunda 0-15/18-20 yaşını yaşayanlarla kazadan 0-15/18-20 yıl sonra doğanlar (1971/69-67-2001/2003/2005 arasında doğanlar) radyasyon kirliliğinin en yüksek olduğu yıllarda büyüme ve gelişme çağında; metabolizmaları çok yüksek olan yaş grubu idi. Bu Çernobil kohortu bugün 15 ila 45 (18-48/50) yaşlarındalar. Kazanın üzerinden tam 30 yıl geçti, ama Türkiye’de Çernobil konulu yapılmış 30 bilimsel araştırma bulamazsınız. Çünkü üniversitelere konan “Çernobil konulu açıklama ve araştırma yasağı” resmen kalkmadı.(1) Bilim insanlarımızın da böyle yasaklarla ve araştırma zorluklarıyla dolu ulusal konularla pek ilgisi yok. Elimizdeki tek araştırma şansı bu kohortdaki ölümlerin, hastalıkların ve psiko-sosyal/entelektüel yaşamla ilgili sorunların diğer yaş grupları içindeki oranlarına bakıp farklı olup olmadığını araştırmak, ama Türkiye’nin ölüm ve ölüm nedeni istatistikleri maalesef ne sayıca ne de nitelik olarak doğruları yansıtıyor. (2)
Her ne kadar bir nükleer kazada sayıları birkaç yüzü bulan sayıda radyoaktif madde, kazanın başlamasında 30 dakika ile 30 saat içerisinde çevreye salınsa da; bunlardan sadece 54 tanesinin fiziksel yarılanma ömürleri 25 saatin üzerindedir.(3) Atmosfere radyasyon sızıntısına neden olan Çernobil gibi bir nükleer santral kazasından sonra, santralden uzaktaki kurbanların sağlık etkilerinden sorumlu üç ışınımetkin çekirdekçik (radioactive isotope) vardır: Fiziksel yarı ömrü (Tf) 8 gün olan İyot-131 (I-131), Tf=28,8 yıl olan stronsiyum-90 (Sr-90) ve Tf =30 yıl olan sezyum-137 (Cs-137.)(4,5)
Fiziksel yarı ömür, ışınımın canlı dokudaki etkisini anlamamız için yeterli değildir. Çünkü hangi yoldan alınırsa alınsın ışınımetkin çekirdeğin vücudumuzdan atılıncaya (ter, idrar ve dışkı vb. yoluyla) ya da yerleşeceği organa (kemik, tiroid bezi, yumurtalık veya erbezleri vb.) gidinceye kadar vücutta izlediği metabolik yol dediğimiz bir yol vardır. Bu yüzden, bir maddenin sağlık etkilerinde biyolojik yarı ömür ve etkin (effective) yarı ömür kavramı daha önemlidir. Fiziksel yarılanma ömrü ne olursa olsun (kısa ya da uzun) vücuda giren bir ışınımetkin maddenin yarısının vücuttan atılması için geçen süreye o maddenin biyolojik yarılanma ömrü (Tb) denir; ama kemikte biriken kalsiyum gibi bazı maddeler için biyolojik atılım yıllar boyu sürebilir (kimyasal madde vücutta birikir). Bu nedenle fiziksel ve biyolojik yarı ömre göre hesaplanan bir de etkin (etkili) yarı ömür (Te) tarif edilir ve Te=Tf X Tb / Tf + Tb formülü ile hesaplanır (6,7). Etkin yarı ömür, fiziksel ve biyolojik yarı ömür göz önünde bulundurulduğunda, vücuda alınan maddenin (etkili olan) yarısının vücuttan atılımı için geçen toplam süredir (8).  Biyolojik sistemler karmaşıktır ve etkin yarılanma ömrü, vücuda farklı yollardan alınan ve tek bir metabolik yola sahip olmayabilen (örn. Sezyum) farmakolojik veya kimyasal maddelerin yarısının vücuttan atılması için geçen, mekanizmaları birden fazla ve oldukça bağımsız süreçlerin toplam süresi anlamına gelir. (7) Bu nedenle sağlık etkilerini, ışınımetkin çekirdeğin  alınım dozu kadar biriktiği veya girdiği metabolik yol ve etkin yarı ömür belirler.
I-131, tiroit bezinde birikir ve tiroid bezi kanserlerinden ve hastalıklarından sorumludur. Kalsiyumun metabolik yolunu izlediği için Sr-90’ın tamamı kemikte birikir ve kan yapıcı organımız kemik iliğini sürekli radyasyona sunuk bırakarak kan kanserleri ve kan hastalıklarından sorumlu olur. Cs-137 bütün metabolik yolları kullandığı için vücuda eşit olarak dağılır ve bütün organ dokularını radyasyona maruz bıraktığı için genel vücut kanserlerinden, erken yaşlanmadan (ömrün azalması), bağışıklık sistemi hastalıklarından (diabet) ve kadın ve erkek üreme organındaki üreme hücrelerini ışınıma uğrattığı için gelecek nesillerdeki genetik hasarlardan sorumludur (4,5).
Bu anlamda I-131’in biyolojik yarı ömrü 80-57 gün; Cs-137‘nin biyolojik yarı ömrü 70-110 gündür (10,11). Biyolojik yarı ömür süreleri üzerinde tam bir anlaşma yoktur ve yıldan yıla yapılan yeni araştırmalar ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) Uluslararası Radyasyon Koruma Kurulu’nun (International Commission on Radiological Protection) (ICRP)  tavsiyeleriyle bu süreler değişmektedir. Örneğin 1959 yılında ICRP’nin I-131 için verdiği biyolojik ömür 138 gündü. 1980’de ICRP bu süreyi 80 gün olarak düzeltti. Bazı araştırmacılara göre bu sürenin 57 gün olması gerekir (12). Aynı biçimde Cs-137’nin biyolojik ömrü iki farklı kaynakta 70 ve 110 olarak verilmektedir. (10,11)
Daha önceki yayınlarda “Kemikten atılımı pratik anlamda yok” diye bildiğimiz Sr-90’ın biyolojik yarı ömrü çeşitli kaynaklara göre 14 ila 600 günden 1000 güne; 18 yıla, 30 yıla ve en üst süre olarak ise 49 yıla kadar değişik verilmektedir. Bunun nedeni Sr-90’ın vücutta izlediği karmaşık metabolik yollardır. Bununla birlikte bütün atılım yollarının ortalaması olarak ortalama biyolojik ömrü 18 yıl kabul edilmektedir. Sr-90 ve diğer radyoizotopların atılım hızı vücut ve kemik metabolizmasının yaşa ve cinse, yaşam tarzına vb. bağlı farklılıklar nedeniyle cins ve yaş durumundan çok etkilenmektedir (13).
Bu durumda kaynaklarımıza ve hesaplamalarımıza göre nükleer santral kazalarının sağlık sonuçlarından ağırlıklı olarak sorumlu olan yukardaki üç elementten Sr-90’ın etkin yarılanma ömrü bütün yaş ve cinsler ortalaması olarak ortalama 11 yıl, I-131’in etkin yarı ömrü 7 gün ve Cs-137’nin etkin yarı ömrü de 70 ila 108 gün olarak kabul edebiliriz (10).
Nükleer santral tehlikesinin çok da uzun sürmediğini düşünüp yüreğinize bir ferahlık mı geldi? Yanılıyorsunuz; öncelikle bu etkiler santralden uzaktaki kurbanlar için geçerli ve radyasyon vücuda bir kere alındığında söz konusu. Ama nükleer santral kazası olduğunda radyasyon kirliliği bir günde, su sıkınca ateşin ve dumanın biten herhangi bir yangın gibi birden sonlanmıyor ki? Üstelik etki bir kere olsa da sağlık sonuçlarının ortaya çıkması 40 yıl ve nesiller boyu olabiliyor. 26 Nisan 1986’da olan Çernobil Nükleer santralı kazasının boyutun anlamak için 10 Mayısa kadar 15 gün boyunca Türkiye’yi de içine alan Avrupa ve Asya’da nereleri kirlettiğini Cs-137 cinsinden bir daha görmek isterseniz 2005 yılında Fransız ulusal radyasyon koruma ve nükleer güvenlik kurumu Institut de Radioprotection et de Sûreté Nucléaire’in (IRSN) tarafından 15 dakikada bir yapılan ölçümlerden üretilen canlandırmanın başlat okunu tıklamanız yeterli: http://www.irsn.fr/FR/popup/Pages/tchernobyl_video_nuage.aspx. Fukushima deniz yaylımı için de bu adresteki en alttaki hareketli simülasyona bakınız: http://cerea.enpc.fr/fukushima/index.html. Atmosfer yayılımını gösteren kaynak bulamadım, ama aradan geçen 6 yılda okyanus canlılarında ne gibi bir birikim oldu ve insana yansıması nasıl incelemek gerek, ama Türkiye için önemli bir tehdit oluşturmuyor.
1986 Çernobil ve 2011 Fukushima kazaları bir kez daha gösterdi ki nükleer yangın kolay sönmüyor, günlerce, aylarca devam ediyor ve radyasyonlu bulutlar fiziksel ömrünün yarısını, daha sonra, kalan yarısının, daha sonra yarısının yarısının yarısını…. sonsuza kadar azala azala da olsa; ete süte hürriyete yağdıra yağdıra dünyanın karalarını ve denizlerini iki kez dolaşır. Her yaşta, her nefes alışta, her süt ve süt ürünü tükettiğimizde; soframıza gelen her balıkta, yediğimiz ve yemeğimize kattığımız her besin maddesinde onu tekrar tekrar vücudunuza alıyor ve biyolojik yarılanma ömrünü yaşatıyoruz. Birikimli etki ömür ve nesiller boyu sürerken (14) beraberinde bu etkileri ölçüp, hesaplayıp önlem almamızı sağlayacak araştırma yasakları da hâlâ sürüyor. (8)
İşte bu yüzdendir ki sadece şehitler değil; nükleer santral kazaları da ölmez!
Kaynakça:
1.       Gürsoy, U. Barışta ve Normal Çalışma Koşullarında Akkuyu Nükleer Santral(ler)inin Halk Sağlığı Yönünden Risk Değerlendirmesi. Toplum ve Hekim, Eylül-Ekim 2000, 15(5).
2.       HEAL. İletişim Kiti: İskenderun Korfezi’nde Komurden Elektrik Üretimi ve Sağlık. http://env-health.org/IMG/pdf/heal_tr_iskenderunkorfezi_iletisimkiti_sub2016_final.pdf. Erişim Tarihi: 14.04.2016
3.       Soyberk, Ö. Nükleer Bir Kazada Çevre Kirlenmesi ve Toplum Sağlığı Sorunları. Çevre'85 Çevresel Etki Değerlendirmesi Sempozyumu, 5-7 Haziran 1985, İzmir, Dokuz Eylül Çevre Mühendisliği Bölümü.
4.       WHO. Nuclear Power: Accidental Relaeses-Practical Guidance for Public Health Action. Report on a WHO Meeting, 1-4 October 1985, Mol, Belgium:1987.
5.       Dvorak, V. Ionizing Radiation. in Last, J. M., Wallace B. R. (ed. by),  Cannor, E. B-C....(at al.), (ass. Ed. by), Maxcy-Rosenau-Last Public Health and Preventive Medicine, 13th ed., U.S.A. Prentice-Hall International Inc:1992.
6.       Collins, J. C. Health Hazards of Ionizing Radiotions and Radioactive Substances. in Hobson, W. (ed. by), The Theory and Practice of Public Health, Fifth Ed., New York, Toronto, Oxford University Press:1979
7.       Effective Half-Life. https://en.wikipedia.org/wiki/Effective_half-life. Erişim Tarihi: 14.04.2016
8.       Nükleer Tıp. https://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%BCkleer_t%C4%B1p. Erişim Tarihi:14.06.2016
9.       European Nuclear Society (ENS). Effective half life. https://www.euronuclear.org/info/encyclopedia/h/half-life-effective.htm. Erişim Tarihi: 14.04.2016
10.   Caesium-137. https://en.wikipedia.org/wiki/Caesium-137. Erişim Tarihi: 14.04.2016
11.   Kramer HG., Hauck BM., Chamberlain MC. Biological Half life of Iodine in Normal and Athyroidic persons. http://www.lanl.gov/BAER-Conference/BAERCon-46p027.htm. Erişim Tarihi: 12.04.2016
12.   Strontium-90. https://en.wikipedia.org/wiki/Strontium-90. Erişim Tarihi: 14.04.2016

13.   Elekro Manyetik Radyasyon. Güler Ç., Çobanoğlu Z. http://sbu.saglik.gov.tr/Ekutuphane/kitaplar/css32.pdf. Erişim Tarihi: 14.04.2016
Not: Nisan 2016 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.